İstanbul’un
Tarihi Ağaçları
Doğal olarak yaşamlarını sürdürebilme olanağını
bulabilen ağaçlar, önlerindeki bir çok tarihi
olaya da tanık olmuşlardır. Günümüz İstanbul’unda
öylesine yaşlı ağaçlar vardır ki, onların isimleri tarihi
olaylarla birlikte anılmaktadır. Yüzyıllar boyunca ulu
gövdeleri, geniş dalları birçok anıyı saklamışlardır.
Sultanahmet Meydanı’ndaki Kanlı Çınar, Gülhane
Parkı önündeki Yeniçeriler Çınarı, Koca
Mustafa Paşa Camisi’nin avlusundaki Zincirli Servi,
Büyükdere’deki Büyükdere Çınarı ile
Emirgân Çınarı bunların başında gelmektedir. Bu
ağaçların önünde tarihin en kanlı olayları cereyan
etmiş, bazılarının gövdelerini meczuplar istila etmiş,
bazılarının isimleri çeşitli söylentilere karışmış,
bazısının altında da devrin en seçkin simaları toplanarak
akademik konuları tartışmışlardır.
İstanbul tarihinde iz
bırakmış ağaçlardan Yeniçeriler Çınarı’nın
ayrı bir öyküsü vardır. Sultanahmet Meydanı’ndan
Gülhane Parkına inen yolun başındaki bu çınar tarihi bir
olaya rastlantı sonucu da olsa tanık olmuştur.
Yeniçeriler
Çınarı (Eminönü)
Fatih Sultan Mehmet’in ilk sarayının bulunduğu bugünkü
Topkapı Sarayı’nda yaşayan hizmetkârlardan genç
bir kız hürriyetine kavuşabilmek için duvarlara tırmanıp
kendisini saray dışına atmıştır. Ne var ki, tanımadığı bir kişi onun
saray giysilerinden ve heyecan içerisinde oluşundan
şüphelenerek yakalamış, buradaki heybetli çınarın gövdesi
içerisine hapsetmiş, bahşiş koparabilmek için saraya
haber vermiştir. Fatih Sultan Mehmet olayı öğrenir öğrenmez,
o adamı huzuruna çağırmış, davranışından memnun olduğunu ve
karşılığında isteğinin ne olduğunu sormuştur. Adam ise yaptığı bu
işin karşılığında para istemediğini, hünkâr tarafından
mutlak mükafatlandırılmak isteniyorsa, çınar yakınında
bir yeniçeri ocağının kurulmasını dilemiştir. Bunun üzerine
de bu çınarın yanında bir yeniçeri ocağı kurulmuş, “Kız
Bekçileri” ismi de bu ocağa verilmiştir. Topkapı
Sarayı’nın ön karakolu olan bu ocakta kırk yeniçeri
sürekli nöbet tutmuş, buradaki askerler heybetli
görünüşleri, renkli giysileri ile gelip geçen
herkesin dikkatini çekmiştir. Yeniçerilerin
kaldırılmasına kadar bu karakol önemini korumuş, İstanbul’a
gelen gezginler ve yabancı devlet elçileri bu çınardan
“Yeniçeri Ağacı” veya “Kız Bekçileri”
ismi ile söz etmişlerdir.
Kanlı
Çınar (Vaka-i Vakvakiye) (Eminönü)
Sultanahmet
Meydanı’ndaki bir diğer çınar ağacının önünde
kanlı olaylar olmuş ve bu nedenle ona “Kanlı Çınar”
ismi verilmiştir. Günümüze ulaşamayan bu çınar,
Ayasofya ile Sultanahmet camileri arasında, bugün park olan
yerde bulunuyordu. Burada ağacın dikkati çeken bir özelliği
de dallarından birisinin Ayasofya’yı göstermesi idi.
Tarihin derinliklerine baktığımızda bu çınarın isminin
ilk kez Sultan İbrahim’in tahttan indirildiği günlerde
geçtiğini görüyoruz. Sultan İbrahim’in tahttan
indirmek için ayaklananlar önce Sadrazam Ahmed Paşa’yı
yakalamış ve asileri destekleyen Vezir Sofu Mehmet Paşa’ya
teslim etmişlerdir. Kurnaz ve işini bilen bir vezir olan Mehmet Paşa
önce Onu Şehzadebaşı’ndaki konağında ağırlamış, sonra da
şeyhülislamdan idamı için fetva almıştır. Öte yanda
Ahmed Paşa malını mülkünü Mehmed Paşa’ya
bırakarak canını kurtardığını sandığı anda birden karşısında devrin
ünlü celladı Kara Ali’yi görünce her şeyin
bittiğini anlamıştı. Kara Ali ve diğer cellatlar onu sürükleyerek
konağın bodrumuna indirip kementle boğmuşlardır. Bunun ardından
sadrazamın cesedi bir ata bağlanarak sürüklene sürüklene
Sultanahmet’teki bu çınarın altına bırakılmıştır. Bu
arada yeniçeri kılığına giren bir câni, insan yağı
romatizmaya iyi gelir diyerek sadrazamın şişman vücudunu parça
parça doğrayarak isteyene vermeye başlamıştır. Bu acı olay
üzerine bu çınara “Kanlı çınar”
sadrazama da bin parça anlamında “Hazerpare Ahmet Paşa”
ismi yakıştırılmıştır.
Kanlı Çınar, bir süre
sonra yeni bir kanlı olaya sahne olmuştur. Yeniçeri
ulûfelerinin dağıtıldığı bir gün Girit seferinden dönen
yeniçerinin dağıtımdan pay alamamaları, kapıkulu ocaklarına da
ayarı düşük akçe verilmesi ortalığı karıştırmış ve
yeni bir ayaklanmaya neden olmuştur. At Meydanı’nda toplanarak
saray kapılarına dayanan yeniçeriler ve onlara katılanlar yeni
kurbanlar istemeye başlamıştır. Sultan IV. Mehmet henüz çocuk
yaşta bir padişahtı. Padişahın yanındakiler asilere direnmişlerse de
durumun daha da kötüye gitmesi üzerine istenilen
kişileri boğdurup saray duvarlarının dışına bırakmışlardı.
Boğdurulanlar arasında Kızlar Ağası, Kapı Ağası, Padişahın müsahibi
ile Kösem Valde Sultan zamanında nüfuzu artan Mülki
Kalfanın kocası Şaban Ağa’da bulunuyordu.
Bundan sonra
isteklerini elde eden asiler, kesik başları çınarın dallarına
asmıştır. Buradaki başlar günlerce asılı kalmış, rüzgarla
sallanmış ve halk bu görünümü dehşet içerisinde
seyretmiştir.
Çınara ikinci kez kanlı bir olaydan
sonra “Vaka-i Vakvakiye” ismi halk tarafından
yakıştırılmıştır. İstanbullu bir şair de bu olay üzerine bir
şiir yazmıştır.
Gûşu merihe erüp tantana-i cahü
celâl
Lerzenâk etti bu kavga gühu âfâkı
Oldu mahmur nice mest müdamı devlet
Câmı ikbale ne
tarh etti bilinmez Sâki
Bağbanı felek gine güzârı
seyret
At Meydanına dikti secere-i vakvakı.
Sultanahmet
Meydanı’ndaki bu çınarın yazgısı bununla sona ermemiş,
1826 yılında son yeniçeri isyanı bastırıp, ocak dağıttığı
zaman Sultanahmet Camisine gizlenen son yeniçeriler de
boğdurulup cesetleri yine bu çınarın dallarına asılmıştır.
Secerei Vakvak’ın öyküsünü hazırlayıp,
şiire çeviren İzzet Molla da şu dizeleri yazmıştır:
Bir
zaman ehli fitne camii Hanı Ahmedde
Bigünah asmış iken
kullarını Hallâkim
Şimdi erbabı Şekanın dökülüp
kelleleri
Meyve vaktine yetiştik, secerei vakvakın.
Zincirli
Servi (Fatih)
İstanbul
ili Fatih ilçesi Kocamustafapaşa’da, Kocamustafapaşa
Cami’sinin avlusunda bulunan, desteklerle korunmaya çalışılan
zincirli servinin İstanbul folklorunda önemli bir öyküsü
vardır. Buna göre; Bu zincir borcunu kabul etmeyenler ağacın
altına getirilecek olunursa, zincir hareketlenerek borçlunun
üzerine değermiş. Bu nedenle de alacaklı birçok kişi
Osmanlı tarihinde Kadı’nın yerine şahitler önünde,
yakaladığı borçlusunu servinin önüne götürür
ve onun vereceği hükmü beklermiş. Ancak servinin üzerindeki
zincirin nasıl ve ne şekilde hüküm vereceği de bilinmez.
Zincirli Servi ile ilgili bir başka inanışa göre de bu zincir
kıyametin kopmasını önlüyormuş. Zincir yerinden kopup
düşecek olursa o zaman kıyamet koparmış.
Yüzyıllar
serviyi öylesine yıpratmış ki nihayet zinciri taşıyamamış,
yerinden koparak yere düşmesin diye zincir İstanbul Belediye
Müzesi’ne kaldırılmış.
Bu ağacın yanında tunç
şebekeli, üzeri kitabeli, mevsimine göre açan
çiçeklerle bezeli bir mezar bulunmaktadır. Bu mezarla
ilgili de bazı inanışlar vardır. İslam tarihlerine göre Hz.
Hüseyin’in şehit edilmesinden sonra ailesi esir edilmiş,
önce Şam’a getirilmiş, sonra da Yezid onları Medine’ye
göndermişti. Zincirli Servi’nin yanındaki bu mezar Hz.
Hüseyin’in Fatma ve Sakine isimlerindeki iki kızına
aittir. Bu kızların Arap Yarımadası’ndan İstanbul’a ne
şekilde geldikleri de bilinmiyor. Tarihi belgelerle ispatlanamayan bu
geliş iki şekilde olmuştur. Bunlardan birine göre Yezid, Hz.
Hüseyin’in kızlarını Bizans İmparatoru IV. Konstantin’e
cariye olarak göndermiştir. Diğer rivayete göre de Yezid,
kızları Mısır’a deniz yolu ile gönderirken gemi
korsanların hücumuna uğramış, içerisindekiler esir
edilerek İspanya’ya götürülmüştür.
İspanya Kralı da esirler arasından seçtiklerini IV.
Konstantin’e hediye olarak göndermiş ve bunların arasında
da Hz. Hüseyin’in kızları İstanbul’a gelmiştir. Bir
başka rivayete göre de bu iki kızı Haçlılar Beyrut’tan
İstanbul’a getirmiştir.
IV. Konstantin bu kızların Hz.
Hüseyin’in kızları olduğunu öğrenince onları diğer
esirlerden ayırmış ve bugünkü Kocamustafapaşa Camisi’nin
bulunduğu yerdeki Hagios Andreas Manastırı’nda misafir
etmiştir. İmparator kızları kendi oğulları ile evlendirmek istemişse
de kızlar, kendilerine yapılan evlenme teklifine ancak kırk gün
sonra cevap vereceklerini söylemişlerdir. Verilen süre
bittiği zaman cevabı almaya gidenler iki kardeşin birbirlerine
sarılmış, üzerlerine nur inmiş cesetleri ile karşılaşmışlardır.
Bunun üzerine Tahire-i Muhteremeler diye isimlendirilen bu iki
kardeş bugünkü Kocamustafapaşa Camisi’nin avlusunda
Zincirli Servi’nin yanına gömülmüşlerdir.
Sonraki devirlerde mezarın yeri kaybolmuştur.
İstanbul’un
fethinden sonra Sümbül Sinan Efendi bu rivayetleri göz
önüne alarak buraya bir mezar yapmış, yanına da bir Bektaşi
tekkesi kurmuştur. Ayrıca ölümünden önce de “Beni
Tahire-i Muhteremelerin ayakucuna gömünüz” diye
vasiyet etmiştir.
Sultan II. Mahmut kendisine nakledilen
rivayetlere ve gördüğü rüyalara dayanarak
Zincirli Servi’nin altına tunç şebekeli bir açık
türbe yaptırmış, üzerine de devrin ünlü hattatı
Yesarizade Mustafa İzzet Efendi’nin talik yazılı bir kitabesini
koydurmuştur.
Emirgan
Çınarı (Sarıyer)
İstanbul
Sarıyer ilçesi, Emirgân’da ünlü
Çınaraltı Kahvesi’ne ismini veren Emirgân
Çınarı’nın edebiyatımızda önemli bir yeri vardır.
Birkaç yüzyıllık bir geçmişi olan bu çınarın
altında devrin tanınmış kişileri toplanmış ve çınarın altı bir
nevi akademi konumuna gelmiştir.
Ruşen Eşref Ünaydın
Boğaziçi isimli eserinde bu çınarın altından şöyle
söz etmiştir:
“ Onun güzelliği üç
sade şeyin birbirine uygunluğundan geliyor; çınar, mermer,
deniz.
Dört, beş çınar, deniz kıyısında yokuşumsu
bir meydanı kaplamış. Her birinin bir ağaç iriliğindeki
dalları, mermer direkli beyaz bir cami minaresinin üst hizasına
kadar sarmaş dolaş çıkıyor. Bu açık hava kahvesi
yazları bir bakıma o semtin umumi selamlık dairesi… Geçenlerde
bir gün beyaz ceketli bir bahriye zabiti, kaloş kunduraları
kaldırımlarda çıkırdayan kranta bir memur mütekaidi
(emekli) ile orada tavla oynuyordu. Zar ve pul takırtılarına, öteki
basanın başına toplanmış gençlerin iddialı dört kol
iskambil partileri de karıştı; her iki masanın gürültülerine
de nargile tokurtuları kırıtkan dumanlı bir çeşni daha
katıyordu.”
Emirgân Çınarı’nın
ününün artması memleketin her yanına yayılmış,
özellikle XX. yüzyılın başlarında burası tanınmış kişilerin
uğradığı yer olmuştur. Özellikle Salı ve Cuma günleri
öğleden sonraları memleket çapındaki ünlüler
burada toplanır olmuştu.
Büyükdere
Çınarı (Sarıyer)
İstanbul
Sarıyer ilçesi, Büyükdere’de bulunan bu
çınarın 4000 yıllık bir geçmişi olduğu rivayet
edilmektedir. Ne var ki bu çınar I. Dünya Savaşı’ndan
sonra yıkılmış ve yok olmuştur. Çınarın bulunduğu alana Bahçe
Kültürleri İstasyonu yapılmıştı.
XIX. yüzyılda
yapılmış bir gravürden bu çınarın birbirleri ile
kaynaşmış birkaç iri gövdesi olduğu görülmektedir.
Bu çınarın altında I.Haçlı Seferi komutanlarından
Godefroy de Bouvillon 1096’da karargâhını kurmuş, bu
nedenle de çınara “Platane de Godefroy Bouvillon”
ismi verilmiştir.
Sultan II. Mahmut’un sık sık gittiği
Büyükdere çayırında bu çınarın altında oturup
Yeniçerilerin oynadığı Tomak oyununu seyrettiği kaynaklarda
belirtilmektedir. Ayrıca devrin ünlü musiki üstatlarına
da burada konserler verdirmiştir.
Büyükdere Çınarı
bir söylentiye göre üzerine düşen yıldırımdan,
bir başka söylentiye göre de içerisinde yapılan
kahve ocağının tutuşması sonucu yanmıştır.
Kaynak: http://www.kenthaber.com/IlDetay.aspx?ID=111 Kitapyurdu'ndan Kitap Seçenekleri
|
|
Yeniçeri AğacıJason Goodwin- Çiğdem Öztekin |
|
|
İstanbul'un Anıtsal Ağaçları ÇElik Gülersoy |
|
|
Son Yeniçeri Reha Çamuroğlu |
© Bülent Kaçar 2007 www.bulentkacar.net